|
Ana Sayfa |
ÖRTÜLÜ CİNAYET
Özer ile de bir konuşma yapmanın sırası gelmişti. Bu çocuk göründüğü gibi değildi. Sanki Aylin iyileşirse ne âlâ, iyileşemezse de önemli değil der gibi bir tavrı vardı. Çok sıkıntılı ve uykusuz bir geceden sonra MSN’de:
· Artık seninle Aylin hakkında konuşmak istemiyorum.
· Neden abi?
· Şimdi yazacaklarımı araya girmeden oku. Aylin benim için nedir, ne
değildir?
1. O, yeryüzünde hayranlık duyduğum tek kişidir. Onun yaptığı mücadeleyi ben
hayal bile edemiyorum.
2. Ben onu çok seviyorum. Onun da beni çok sevdiğini biliyorum. Biz,
birbirinden hiçbir menfaat beklemeyen iki dostuz.
a. Aylin’i bir şeye ikna etmek için, “Ali abi biliyor”, “ Ali abi de
onaylıyor” ve “Ali abiye söyledim” gibi ifadeler kullandığın Aybike ile
yaptığımız konuşmada ortaya çıkmıştır. Benim haberim olmadan adımı kullanmaya
hakkın yoktu. Bundan sonra buna müsaade edilmeyecektir.
b. Şu meşhur telefon konuşmaları… Sordum. Sen bana iki tanesini anlattın.
Hâlbuki ben beş tane biliyorum. Ben beş biliyorsam sen on anlatmalıydın. Tabii
eğer saklayacak bir şeyin yoksa.
c. 1 Ağustos’ta, sen Aylin’i aradığında, o seni akşam arayacağını söylemiş. O
akşam 19:30’da yatıp uyumuşsun. Bu, senin ona değer vermediğinin ve bir gece
önce sabahladığının delilidir.
d. Aylin’in sim kart göndermek için senin adresini istediğini bana sen
anlattın. Sonra da “tabii ki vermedim. :)” dedin. Sen adres vermediysen bu kart
sana vahiy yoluyla mı geldi? Bu kartın bir maliyeti var. Anlaşılan kadın parası
yemeğe erken başlamışsın.
e. Telefonun bozuk olduğu dönemde ben harıl harıl hastaneleri ararken “abi,
bir – ikisini de ben arayayım” demeni beklerdim. Demedin.
o Senin imkânların daha geniş diye düşündüm.
· Neden? Benim telefonum bedava da, seninki mi paralı?
· Bütün bunlardan sonra senin Aylin’i sevmediğin kanaatine vardım. Bunları
elbette Aylin’e söylemeyeceğim ama seninle de onun hakkında konuşmak
istemiyorum. Bunun dışında seni seviyorum ve istersen başka konulardan
konuşabiliriz. Şimdi senin söyleyeceklerin varsa söyleyebilirsin.
o
1. O zaman yanımda Hasan vardı. Onun için konuşamadım.
2. Kadın parası yiyecek kadar şerefsiz değilim. Ben o hattı konturlu
sanıyordum.
3. O akşam çok yorgundum.
4. Aylin ısrar ettiği için sonradan teyzeye yazdırdım. Bana doğum günü
hediyesi vermek istemiş (meğer bir yalanını örtmek için bir başka yalan
söylüyormuş. Onun Mayıs’ta doğduğunu çok sonraları öğrenecektim).
. Benim sana sorduğumdan bu yana bir ay geçti.
o Benim bazı sırlarımı ailem bile bilmez.
. Öyleyse kimsenin bilmediği Aylin olayını bana neden anlattın?
o Biriyle konuşma ihtiyacı duydum.
. O biri niye bendim? Beni tanımıyordun bile.
o Dün akşam kiminle konuştum bilmek istiyor musun?
. Artık seni takip etmekten vaz geçtim.
o Yapma abi ya. Bir arkadaş var. Ben onu aramam, o beni arar. Onunla
konuştum.
. Bu da benim şüphelerimin doğruluğunu ispatlıyor.
Bu konuşmayı daha fazla sürdüremeyeceğimi anlayınca kestim.
Aynı gün Aylin’i birkaç defa çaldırmış, cevap alamamıştım. Daha sonra kendisi aradı:
- Merak etmeyin ben iyiyim. Tahliller için hemen gitmeliyim. Ben sizi daha
sora arayacağım.
- Seni ne kadar özlemişiz!
- Biliyorum.
Fazla konuşamadık. Akşama doğru da ondan ilk iletiyi aldım. Solunum makinesine bağlanacağını, bunun için arayamayacağını ve merak etmememi, başaracağını yazıyordu.
16 Ağustos’ta konuşabildik.
— Hani, tahlil sonuçları çok iyiydi. Ne oldu?
— Değilmiş işte! Sonuçları iyi analiz edememişler. Çok önemli bir noktayı her
nasılsa gözden kaçırmışlar. Kanser, iki nokta hariç bütün vücuda yayılmış.
— Ben de eğer kemoterapiden sonra konuşabilseydik, ters giden bir şeyler mi
var diye soracaktım. Çünkü bir türlü kendine gelemiyordun.
— Amerikalılar bütün tedavi programını yapmışlardı. Neyin nasıl yapılacağını
dakikasına kadar yazmış adamlar. Bizim hastaneye her gidişimizde cihazlardan
biri arızalı oluyordu. Tahliller için zaten yemek yemeden gidiyorduk. O halde,
aç karna akşama kadar bekliyorduk. Bunlar neden hep benim başıma geliyor? İsyan
ediyorum!
— Hayır! Bu şekilde konuşma! Allah, sevdiği kullarına bela üstüne bela
verirmiş ki işledikleri günahların cezasını dünyada çeksinler.
Beni yine dinlemiyordu. İyileşeceğine dair umudunun tamamen tükenmiş olduğu, mücadeleden bıkkınlığı açıkça belli oluyordu. Şu anda ne söylersem söyleyeyim bir faydası olmayacaktı. Başka bir plan yapmalıydım ve şimdi aklımda bir şey yoktu. “Ben seni, akşam yine ararım” diyerek kapattım.
Akşam nasıl bir strateji uygulayacaktım? Yavaş yavaş kafamda bir plan oluşmaya başladı. Artık ne söylemem gerektiğini biliyordum.
19:30 sularında Özer beni arayarak Aylin’e faturayı ödemek istediğini bildirdiğini, onun da: “tabii ki sen ödeyeceksin” dediğini anlattı. Sabahki öfkem oldukça yumuşamış ve hata yapmış olabileceğimi düşünmeye başlamıştım. Aylin hakkındaki endişelerimizi paylaştıktan sonra onu 01:00 – 02:00 civarında arayacağımı, şu anda moralmen çökmüş, mücadeleden yılmış durumda olduğunu anlattıktan sonra onu bu durumdan kurtarmak için çabalayacağımı söyledim. 23:00 sularında da Nehire ile MSN’de yaptığımız sohbette Aylin’i önce ağlatmayı, sonra da neşelendirmeyi planladığımı anlattım.
01:00’de aradım. Cevap vermeyince, 02:00’yi bekledim. Aradığımda meşguldü. 02:30’da yine meşguldü. Konuşanın Özer olabileceğini tahmin ederek sinirlendim. Uzun bir konuşma planladığımdan onun yorgun olmaması gerekiyordu ve körsesci konuşmalarının onu yorduğunu biliyordum. Sevgilisi sağlığını düşünmüyorsa bana ne oluyor dedim ve yattım. Gözüme uyku girmiyordu. “Belki Aybike’dir” düşüncesiyle yatağımdan kalktım. Saat 03:00 olmuştu. Aradım. Açtı. Dinç bir sesle kendisini Özer’in uyandırdığını söyledi.
- Benim arayacağımı biliyordu.
- Ne?!
- Benim bu saatte arayacağımı biliyordu. Neyse sen nasılsın? Eğer yorgun
değilsen seninle biraz dertleşmek istiyorum.
- Benimle mi?! (Kendi dertlerimden bahsedeceğimi sanarak, şaşırmıştı.)
- Birinci Amerika seferindeyken sana bir şiir okumuştum. Hatırlıyor musun?
- Hangi şiir? Hatırlayamadım. (Beynindeki ur, hafıza merkezine ve göz
sinirlerine baskı yapıyordu. Bazı şeyleri geçici olarak unutabiliyor ve bazan
görme sıkıntısı çekiyordu. Hatırlamamasına şaşırmadım.)
- Senin için yazdığım şiiri okumuştum. Sen de ağlamaya başlamıştın. Ben de
sana “ağlama” demiştim. Şimdi “ağlama” demeyeceğim. Çünkü bu akşam ben de
ağlamak istiyorum.
Biri var: Aylin Sanver, diğer adıyla İlmek,
O küçücük ilmektir her türlü derde deva.
Ağrılara bire bir, gönül yarasına tek,
Kâinat ufak kalır, dünya havayla civa.
Birinci sınıf şair... Birinci sınıf şiir...
Vursun al gülleriyle, gönül mülkü düzelir.
O kadar aydınlık ki yüzü, mehtap vız gelir,
Temiz yüreği ova, gülücüğü bedava.
Ben sevdim onu, sevdim... Gidemez hiç bir yere!
Ali abicim deyip sarılmadan bir kere.
Yenecek hastalığı, yok bundan başka çare!
“İşte biz buyuz!..” diye atacağız hep hava.
Ağır bir ses tonuyla okuduğum şiir, onu yine etkilemiş ve ağlamaya başlamıştı. Dört – beş dakika kadar ağlamasını sessizce dinledim. Hafifleyince ağır ve sakin bir ses tonuyla devam ettim:
- Bu şiirde iki mısra eksik kaldı.
- Nedir onlar? (Hâlâ ağlıyordu.)
- Bir kere, henüz bana sarılmadın.
- Sarılacağım. (Ağlaması giderek hafifliyordu.)
- “İşte biz buyuz” diye Ankara sokaklarında hava atamadık.
- Atacağız. (Artık ağlamıyordu.)
- Biz bu mereti bir kere yendik. Yine yeneriz. Üstelik o zaman “imkânsız”
diyorlardı. Şimdi böyle bir şey diyen yok.
- Yok.
- Biraz daha üzülürüz, biraz daha acı çekeriz, biraz daha kahır yükleniriz
ama yeneriz!
- Evet! Yeneriz! (sessizlik) Bu arada size de çok üzüntü verdim.
- Sevginin bir bedeli vardır. (kısa bir süre durakladım.) Ve ben, bu bedeli
ödemeye hazırım (Tekrar durakladım). Keşke, senin ağrılarının bir kısmını kendi
üzerime alabilsem (son derece samimi ve biraz da ağlamaklı bir ses tonuyla
söylenen bu sözler onu etkilemişti).
- Öyle demeyin. Size kıyamam.
Sonra konu Aylin’in çocukluğuna geldi. Çok mutlu bir çocukluk geçirdiğini söyledi. Gelecekte de çok mutlu olacağını söyledim ve o, bir çocukluk anısını anlatmaya başladı:
“Çocukken çok yaramazdım. Mahallede bir yaramazlık yaptım mı hemen eve kaçardım. Bizim avlu içinde iki katlı evimiz vardı. İkinci kata çıkardım ve bir kova su hazırlardım. Çünkü çocuklar beni şikâyet etmek için eve gelirlerdi. Ben de balkondan üzerlerine su atarak eve girmelerini önlerdim. Biri, her nasılsa içeri girmiş ve şikâyet etmiş. Bir ara arkamda bir karaltı belirdi. Döndüm baktım: Dedem. Hiçbir şey demedi. Kovayı elimden aldı ve tepemden aşağı geçiriverdi. Başımda kovayla kala kalmıştım.”
O zaman çok gülmüştük ve hâlâ aklıma geldikçe başında kovayla bir kız çocuğu görüntüsü gözlerimin önüne geliyor ve bütün acıma rağmen yüzümde bir tebessüm beliriyor.
Özer’in adres konusundaki yalanını hatırlayarak tanışmaları hakkında “üç buçuk- dört ay, belki de daha eski” sözünü kontrol etmek istedim. Güldeste’ye ne zaman girdiğini sordum. Nisan’ın ilk haftasında girmişti. Özer en baştan beri bana yalan söylüyormuştu.
Görüşemediğimiz sekiz gün boyunca kendisini çok merak ettiğimi ve bütün hastanelere tek tek sorduğumu anlattım. Hatta istihbarat birimlerinden bile yardım istediğimi söyledim.
O, abisinin kendisini nasıl sigaraya alıştırdığını, günde üç paket sigara içtiğini ama tahlillerde çıkmadığını anlattı. Sonra:
— Siz sigara içiyor musunuz?
— Evet.
— Kaç paket?
— Bir buçuk içiyordum ama son zamanlarda iki buçuk pakete çıktı.
— Neden?
— İşte.
— …
—…
— Sevgi’den ne haber?
— Aslında bir süredir ben de girmiyorum.
— Neden?
— İşte.
|
Geri | İleri |
1 2 3 4 5 6 7 8 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35