Back to previous chapter Next chapter
Ana Sayfa

ÖRTÜLÜ CİNAYET

28 Temmuz’da Aylin’in bir şeye canı sıkıldığını fark ettim:

— Şimdiye kadar seni hiç zorlamadım. Artık zorlayacağım. Moralini bozan en küçük şeyleri bile bana anlatmanı istiyorum. Herhangi bir şekilde geri dönüşe tahammül edemeyiz. Moral bozucu olayları, burada birlikte tartışarak bir çözüme kavuşturmalıyız.
— Zaten sizin karşınızda kendimi o kadar rahat hissediyorum ki teyzeme bile anlatamadığım şeyleri rahatlıkla sizinle konuşabiliyorum. Devrim bile bana “niye aramıyorsun” diye sitem ederken sizden hiçbir yakınma duymadım. Benim durumum ortada, insanlar daha benden ne bekliyorlar?
— Gördün mü? Küçük şeyler bile seni üzebiliyor. İnsanlar senin tamamen iyileştiğini sanıyorlar. Şimdi bana dertlerini paylaşacağına söz veriyor musun?
— Söz veriyorum. (Kısa bir sessizlikten sonra) Siz mükemmel bir insansınız.
— Hayır. Ben de bir insanım ve benim de kusurlarım var.
— Sizin kusurunuz yok! (Kesin bir ses tonuyla söylenmiş bu sözden sonra tartışmanın manasızlığını anlayarak sustum)

Bundan sonra değişik konulardan güzel bir sohbet açtık. Ayrılırken ikimiz de çok neşeliydik.

Benden beş dakika sonra körseslenilmiş, kimden olduğunu tam okuyamamış ve açmış. Karşısında Büyükadam’ın eşi varmış. “Niye telefonları açmıyorsun? Senin yüzünden kocam hasta oldu” diye başlayan bir azar furyası akın etmiş. Aylin, iki gözü iki çeşme ağlıyormuş. Sonra sazı Büyükadam almış. Aylin artık sinir krizine girmiş. O akşam ona sakinleştirici iğne yapılmış.

Ertesi gün hastaneye gidildiğinden akşama kadar görüşemedik. Akşam Özer Aylin ile benim konuşmamı istiyor, Aylin de sanki benden kaçıyordu. Sonunda Özer ile görüştü. Özer de beni körsesleyerek olayı özetledi ve Aylin’in bu akşam yorgun olduğu için benimle görüşemeyeceğini bildirdi. Sanki bu yorgunluk bana bahaneymiş gibi geldi. O benimle görüşmek istemiyordu.

Ertesi gün Cumartesi idi. Arabamın bakımını yaptırmak üzere sanayi çarşısına gittim. Arayabileceğim halde aramadım. Kendimi kırılmış hissediyordum. Öğleye doğru işim bitti ve eve döndüm. MSN’de Özer ile karşılaştım. Aylin’i arayıp aramadığımı sordu. “Arasana abi” demesi üzerine aradım. Aslında dün akşamki tavırdan sonra aramayı düşünmüyordum. Körsesci hemen açıldı. Körsescisini diğer hatta almıştık ama arızalıymıştı ve kendi kendine bir hattan diğerine geçiyormuştu. Büyükadam da kendisine bu yolla ulaşmıştı. Bu mahzurlu bir durumdu ve yine benzer olay yaşayabilirdik. Tedbir almalıydık. Kullanmadığı hattı, benim eski hattıma yönlendirirsek mahzuru ortadan kaldırabilecektik. Böylece o istediği zaman diğer hattı da kullanabilecek ama kimse ona bu hattan ulaşamayacaktı. İlkin diğer hatta geçmesini ve verdiğim numaraya yönlendirmesini istedim. Nasıl yapacağını sordu, tarif ettim. Daha sonra da Aybike ile konuşmasını, onun da Büyükadam’ı iletileyerek aramamasını yazmasını istedim. Olayı bir de kendi ağzından dinledim. Beni niye aramadığını sorduğumda aramaya utandığını söyledi. Teyzesiyle bile konuşamadığı şeyleri benimle rahatlıkla konuşabildiğini iddia eden kız, nedense bazı şeylerde, özellikle gönül meselelerinde benden utanıyordu.

Konu konuyu açıyor, sözlerimiz bir türlü bitmiyordu. Ben uzaklaşmaya çalışırken biz yakınlaşıyorduk. Her bir görüşmemiz, yarım saatin oldukça üzerine çıkıyordu. Evin körsesci zili çaldı. “Aybike yok. Şu telefona cevap vereyim, ben sizi ararım” dedi. Ben de “sen telefona bakmasan iyi olur” diye uyardım. “Merak etme, rehberde kayıtlı değil. Bulamaz.” cevabı üzerine kapattık. Yaklaşık kırkbeş dakika sonra aradı. Kaldığımız yerden uzun sohbetimize yeniden başladık. Bana grup üyelerinin dedikodusunu yapıyordu. Bir ara kendine geldi:

— Ben ne yapıyorum ya?!
— Ne yapıyorsun?
— Resmen dedikodu yapıyorum. Ben hiç böyle şey yapmazdım.
— Hadi, seni bu seferlik affediyorum. Sakın başkalarının yanında yapma.

Pazar günü çenesinin altındaki bezelerde şişlikler olduğundan ve bunların ağrı yaptığından şikâyet etti. Ne olduklarını sordu. Ben de bilmiyordum ki… Pazartesi günü zaten doktora gideceklerdi. Ne olduğunu bilmediğimi, yarın hastanede anlaşılacağını söyledim.

Hastanedeyken aradım. Aybike açtı. Bezeler konusunu sordum. Önemli fakat kontrol edilebilir oldukları söylenmişti. Aylin’in hattını benim hattıma yönlendirmiş olduğum için teşekkür etti. Günlerdir çok rahat etmişlerdi. Ancak yeni numarayla Büyükadam’ı aramış olduğunu, bu numaranın da bilindiğini söyledi. Yeni bir numara almamız gerekiyordu. Aylin’in ikinci bir hattı varmış. Bu hattan haberim vardı. Bir arkadaşında diye biliyordum. Ondan alınıp, Aylin’in telefonuna takılması çok iyi olacaktı. Birlikte verdiğimiz bu karardan sonra rahatlamıştık.

Şikâyet konusu bezeler, lenf bezleriymiş ve kanser bütün vücuda yayılıyormuş. Hastanede doktorlar, kontrol edilebileceğini söylemiş olmalarına rağmen kontrol edemeyecekler ve yine Amerika yolu görünecekti.

Aybike’ye birinci emveriden sonraki moral bozukluğunun sebebinin Büyükadam olduğunu, onun tekrar ulaşmasını önlemek için hattını değiştirttiğimi anlatmıştım. Aybike, Büyükadam’ı yeni numarayla aramışmış. Bana bunu o zaman söyleseydi derhal numaralarının değiştirilmesini tavsiye eder, şu an çekmekte olduğumuz sıkıntıyı yaşamazdık. Gerçi benim de sormak aklıma gelmemişti. Bu ağır ihmalimizin faturası da ağır olmuştu. Çünkü Büyükadam’ın Aylin’e ulaşması, sanıldığı gibi arızadan değil, yeni numaradan olmuştu.

Özer MSN’de Pazartesi günü Aylin’i aradığını, onun da kendisini akşam arayacağını söylediğini yazdı. Akşam Özer internette gözükmeyince arkadaşı Hasan’a sordum. “Uyuyor” cevabını aldım. Salı sabahı Özer ile görüşürken kendisinin işten çıkar çıkmaz yattığının teyidini bizzat kendi ağzından aldım. Hayretler içindeydim. Sevgilisi kendisini arayacağını söylüyor, bu ise bekleyeceği, aramadığı zaman da kendisi arayacağı yerde yatıp uyuyordu. Anlaşılan Aylin onun için hiçbir mana ifade etmiyordu. O, kıza hiç değer vermiyordu. Zaten bir süredir konturum bitti bahanesiyle kendi aramalarını da bana yaptırıyordu. Önceleri önemsemiyor ve derhal arıyordum. İstanbul buluşmasında onun 650 lira maaş aldığını öğrendikten sonra bazı hesaplar yapma gereği duymuştum. Ben de 1080 lira maaş alıyor ve 250 lira kira ödüyordum. Evli üç çocukluydum ve o bekârdı. Kontur sıkıntısı çekmesi gereken kişi o değil, bendim. Sonra başkaları ile saatlerce konuşurken bitmeyen kontur, sıra Aylin’e gelince mi bitiyordu? Yoksa… Yoksa Özer, Aylin’i terke mi hazırlanıyordu. Eğer böyle bir şey olursa Özer’i çok sevdiğini sandığım Aylin için bir yıkım olurdu ve benden utandığı için de bana anlatamazdı. O zaman, şimdiye kadar aldığımız yol boşa çıkardı. Aybike’yi uyarmalıydım. Yalnız yanlış anlaşılma riski çok büyüktü. Sonunda riski almaya karar verdim.

Aybike ile konuşurken konu Büyükadam’a gelince ondan daha büyük problemimiz olduğunu söyledim. “Bir genç kız, bir gence, ben seni akşam arıycam demişse ve genç de o akşam erkenden yatıp uyumuşsa bu ne manaya gelir?” diye sordum. Şaşırdı. Sorumu yineledim ve “ona değer vermediği anlamına gelmez mi” dedim. Onayladı. “Ve bunu yapan da Özer” dedim. Onun Aylin’i terk edebileceği riskinin ortaya çıktığını, Aylin’i sürekli takip ederek şok durumu görmesi halinde derhal müdahale edilmesini sağlamasını istedim. Kendisinin Özer’i onaylamadığını, başlangıçta böyle bir şeyin olmadığını, “seni seviyorum, Ali abi de biliyor, o da destekliyor, Ali abinin haberi var” gibi sözlerle kızın aklını çeldiğini anlattı. Kız tavlamak için adımın kullanılıyor olması beni şaşırttı. Bundan haberim olmadığını söyledim. Aybike’nin kızın daha önce böyle bir şey yaşamadığını belirtmesi üzerine de “önemli değil, nasıl olsa öleceğim, bu duyguyu da yaşayayım” diye düşünmüş olabilir dedim. İstersem Aylin’le konuşabileceğini, bir daha görüşmemesini isteyebileceğini söyledikten sonra “beni dinler” dedi. “hayır, bunu yapmayın, kaldıramayabilir” dedim.

Perşembe günü Türkiye’deki ikinci emverisine girecekti. Birincide yaşanan koma durumunun tekrarlanmasını istemiyordum. Bir yayınevinin kitap çıkarmak isteyenler için kampanyası başlamıştı. 900 liraya 1800 kitap basıyordu. Derhal müracaat ettim. Parasını da oğlumun sünneti için aldığım borç paradan ödedim. Aylin’e de kitabı sipariş verdiğimi, kendisinden kapakla beraber bir de önsöz istediğimi söyledim. Çok sevindi. Artık emveri sırasında kafası sadece bu konuyla meşgul olacak ve moralinin bozulmasına yol açabilecek hiçbir şey oradan içeri giremeyecekti.

Aylin’le körsesci maratonuna başladığımdan beri yaşantımda bazı düzenlemeler yapmıştım. Akşamları kurum çalışanlarının kurduğu derneğin lokaline gidiyor, bir – iki saat oyun oynadıktan sonra eve yöneliyordum. Artık lokal hayatım bitmişti. Hafta sonları balığa gidiyordum. Olta balıkçılığı, çocukluğumdan beri vaz geçemediğim bir uğraşımdı. Çok sevdiğim bu faaliyetime de ara vermiştim. Çünkü: Körsesci faturalarını bir yerlerden tasarruf etmeliydim.

Cumartesi günü balığa çıkmaya karar verdim ve birkaç arkadaş nehre gittik. Oltaları attıktan sonra da Aylin’i aramaya başladım. Büyükadam yüzünden yaşadığı olumsuz olaylar, onun vücut direncini oldukça kırmıştı. Artık endişe ediyordum. İşler umduğumuz gibi gitmiyordu sanki. Bir imkânsızı başarmış, bir densize yeniliyorduk. Kendisine bir buçuk günden sonra bile ulaşamıyor olmam sıkıntı yaratıyordu. Balık avından bile zevk alamıyordum.

15:00 sularında, tuttuğumuz balıkları pişirmiş ve sofraya oturmuştuk ki Aylin aradı. Sesi çok kötü geliyordu. Bu seferki emverinin çok ağır geçtiğini, çok şiddetli ağrıları olduğunu söyledi. Onun yaşadığı acı anlar yüreğimi daraltıyor ve gözlerimden yaşlar süzülmesine neden oluyordu. “Sık dişini, az kaldı” diyebildim ve körsescileri kapattık. Onun ağrıları içime dert olmuştu. Mutlaka çaresi olmalıydı. Hz. Ali’nin bir hikâyesi aklıma geldi. Hikâyeye göre topuğuna ok saplanmıştı. İnsanın en çok acı duyduğu noktalardan biriydi topuk. Nasıl çıkarılacağı düşünülürken Hz. Ali: “şimdi ben namaza durayım. Secdeye vardığım sırada siz de oku çekip alın. Ben bir şey duymam” demişti. Bu olay bana insan bir konuya yeterince yoğunlaştığı takdirde ağrılarının azalabileceği ve hatta hiç hissetmeyebileceği fikrini verdi. Aylin şairdi. Şiir yazarken mısralara yoğunlaşacağı için ağrıları hafifleyebilirdi. Hele acemisi olduğu hece tarzında yazmaya çalışırsa kafası hece sayılarını saymakla meşgul olacağından ağrıları iyice azalabilir ve hatta hissetmeyebilirdi.

Bunları hemen Aylin’e iletmek isteğiyle Pazar günü 13:30’dan itibaren yeniden aramaya başladım. Körsesci kapalıydı. Uyandığında açar ve ben onu tekrar uyumadan yakalayayım düşüncesiyle her beş dakikada bir çeviriyordum. 16:30 sularında çaldı ama açmadı. Tekrar saatte bir aramalara döndüm. 17:30 sularında meşguldü. 22:00’ye kadar aramalarım sonuçsuz kaldı.

22:30 sıralarında MSN’de Özer ve Hasan’la karşılaştım. Özer’e Aylin’i arayıp aramadığını sordum. “Telefonu kapalıydı” cevabını verdi. Demek ki en az 16:30’dan beri aramıyordu. O an için susmayı tercih ettim. Hasan’la sohbete daldım. Hasan, önceki konuşmamızda sevdiği kıza açılamadığından dert yanmış, benim teşviklerimle o anda açılmıştı. Derhal randevu talep etmesini, fırsatı kaçırmamasını istemiştim. O da randevu almış ve o gün buluşmuşlardı. Hasan bir şey söylemeden ben, yanlarındaymış gibi şöyle yapmışsınızdır, böyle yapmışsınızdır diye anlattım. Söylediklerim çok küçük farklarla yaşanmıştı. Sonra da kız: “beni senden ancak sen ayırabilirsin” demişti. Bu ne demek diye sordu. Özer’in yanında olduğunu ve yazışmaları takip ettiğini bildiğimden “eğer kız, seni akşam arayacağım demişse ve sen de o akşam erkenden yatmışsan ayrılığın büyük adımını atmışsın demektir” diye cevap verdim. O ara Özer kayboldu. Bir süre sonra dönerek Aylin’i aradığını ama açmadığını söyledi. Hâlbuki telefonun bu saatten sonra Aybike’de olabileceğini belirtmiştim.

Pazartesi aramalarım da sonuçsuz kaldı. 19:30 sularında Özer’den bir ileti aldım. Aybike ile konuştuğunu yazıyordu. Özer’i aradım. Aybike’nin “Ali abi sakın yanlış anlamasın, telefon arızalı olduu için cevap veremiyorum” dediğini söyledi. “Sakın yanlış anlamasın” sözü beni işkillendirmişti. Neden yanlış anlayacaktım ki? İlk defa mı açılmayan körsesciyle karşılaşıyordum? Zaten yaptığım uyarıdan dolayı diken üstündeydim.

Huzursuz bir gece geçirdim. Ertesi gün yaptığım aramalara yine cevap alamadım. Eğer körsesci gerçekten arızalı ise kullanılmayan hattın yönlendirmesi aktif olmalı ve aradığımda benim eski körsescim çalmalıydı. Eski körsesciyi açtım ve arama yaptım. “Ulaşılamıyor” iletisi ile karşılaştım. Yönlendirme iptal edilmişti. “Aylin’in bu kadar süre uyuyor olması, bir problem ihtimalini düşündürüyor. Çok büyük bir merak içindeyim. Problem konusunda beni bilgilendirir misiniz? Ali” şeklinde bir ileti yazdım. Benim için zor günler başlamıştı. Aybike’nin körsesci cahili olduğunu biliyordum. Yönlendirmeyi ancak Aylin kaldırmış olabilirdi. O zaman Aybike, aramızdaki konuşmayı ona aktarmış olmalıydı. Ben kendimi düşünmüyor, böyle bir şeyin onu perişan etmiş olabileceğinden korkuyordum.

Çarşamba günü de aramalarım karşılıksız kaldığı gibi iletilerime de cevap gelmiyordu. Ayrılık çanları çalmaya başlamıştı. Siteye girdim ve bir grup kurdum. Grubu gizli yaptım. Şifre de koyacaktım ama şifre hanesi yoktu. Demek Özer bana bu konuda yalan söylemişti. Ya da ben becerememiştim. İyice bunalmıştım. Ruhumdaki sıkıntı mısralara dönüşüyordu. Derhal kâğıt, kalem aldım ve gelen mısraları kâğıda döktüm:

Back to previous chapter Next chapter
Geri | İleri

Edebiyat Sayfasına DÖN

1 2 3 4 5 6 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35