|
Ana Sayfa |
ÖRTÜLÜ CİNAYET
Yaptığımız bir ihale sonucunda ihaleyi kazanan firma, kurumumuza bilgisayar hediye etmişti (Yazık ki devletimizde işler böyle yürüyordu. Memurlar, pek çok ihtiyaç malzemesini dilenerek sağlıyorlardı. Çünkü bu kalemlere ödenek gönderilmiyordu. Adına da “bağış” veya “hediye” deniyordu. Zorunlu bağışçı için alınanın kime gittiği önemli değildi. Büyük suiistimallere yol açan bu uygulama, iki taraf için de zulümdü). Hediye edilen bilgisayarı benim odama kurduk. Şimdi benim odamda da bilgisayar vardı ve ben mesai saatleri içinde de gruba yazı yazabiliyor ve Özer ile anlık sayılama (MSN’ de görüşme) yapabiliyordum.
Cemal, geçirdiği kalp krizi sonrası girdiği yoğun bakımdan çıkmış ve Aylin ile Özer arasındaki ilişkiyi öğrenmişti. Güya Aylin’in şifresi ile iki kişilik gruplarına girmiş ve aralarındaki yazışmaları okumuştu. Özer’in her dediğine kafamda hiçbir şüphe olmaksızın inanıyordum. Cemal durumu öğrenir öğrenmez Aylin’in içinde bulunduğu şartlara aldırmadan ona bağırıp çağırmıştı. “Sen evlenmeyeceksin!” diye de ültimatom çekmişti. Özer korku içindeydi. Ben de onu teselli etmeye çalışıyordum. Grubun kuruluş tarihini dikkate alarak tanışma süresini düşüp bir veya bir buçuk aylık bir ilişkileri olduğu yönünde tahmin yürüttüm. Özer de “üç, üç buçuk aylık, belki de daha eski” olduğu cevabını verdi.
19:00 sularında Aylin beni aradı. İkizlerimi sordu. Şaşırdım. İkizlerimden bir yerde bahsettiğimi hatırlamıyordum. Onlara yer verdiğim tek yer, şiir sayfamdaki “hayatı” bölümüydü. Daha Amerika’ya gitmeden beni merak etmiş ve sayfamdaki kısa hayat hikâyemi okumuş olmalıydı. Doğrusu benimle bu kadar ilgilendiğinin farkında değildim. İkiz kızlarım ve oğlum, 15 Haziran’dan itibaren bağlama kursuna gidiyorlardı. Bir baba olarak onların herhangi bir konuda yetenekleri olup olmadığını tespite çalışıyordum. Nitekim ikizlerden birinin yeteneği olduğu ortaya çıkmıştı.
Şu anda saz kursunda olduklarını ve benim de onları beklediğimi söyledim. Kurs işine çok sevinmişti. Sonra da ağabeyinin kendisine kızdığından bahsetti. Üzerinde durmadan hemen geçiştirdim. Bunun kafasında takıntı haline gelmesini istemediğimden önemsiz bir şey havası vermeye çalışıyordum. O bir an önce iyileşmeliydi. Kafasında iyileşme fikrinden başka bir şey olmamalıydı. Bunda da başarılı oluyordum gibi geliyordu bana.
İkinci emveriye de girmiş ve tahlil sonuçları çok iyi çıkmıştı. Kanserin seyri yavaşlamış ve doktorlar: “Bu senin için durdu anlamına gelir. Senin vücudun, verdiğimiz ilaçlara bile direniyor” demişlerdi.
27 Haziran’da aramalarıma cevap alamamıştım. “Arıyorum ulaşamıyorum. Fırsat bulursan ara. Sevgilerimle. Ali abin” iletisini gönderdim. Görüşemedik. Ertesi gün de aramalarıma cevap alamayınca merak etmeye başladım. “Uygun olduğunda çaldır. Ben arayayım. Sevgilerimle” şeklinde bir ileti daha çektim. Saat ondokuzdan sonra aradı. Aramayı reddettim ve ben aradım. Ses tonundan benim bu hareketime çok kızdığını anladım. Onu bilmem ama ben onu artık o kadar iyi tanıyordum ki ne zaman öfkeli, ne zaman üzgün, ne zaman sevinçli olduğunu hissedebiliyordum. İletimde sen çaldır ben ararım dediğim için böyle davrandığımı söyledim. Sinirliliği geçmişti.
Üçüncü emveri de yapılmıştı. Konuşmaya başladığımızda bahçede olduğunu söyledi. Bahçeye ikinci çıkışıydı. Temiz havaya çıkmak onun için çok büyük bir olaydı. Tek bir odada tıkılı kalmak onu bunaltıyordu. Sevinç içinde az önce tahlil sonuçlarının getirildiğini söyledi. Sonuçlar mükemmeldi. Kanserin ilerlemesi tamamen durmuş, hatta az bir gerileme de görülmüştü. Tahlil sonuçlarının altına “miracle” (mucize) notu düşülmüştü. Müthiş bir sevinç yaşıyorduk.
Hayatları boyunca sıradan ve hatta silik bir yaşam sürmüş iki insan birleşince devleşmişler, kimsenin başaramadığı muazzam bir iş yapmışlardı. Bu iş, mutlaka tıp adamları tarafından araştırılmalıydı.
Başardığı şeyin çok büyük bir olay olduğunu, onun başarısıyla başka hayatların da kurtulabileceğini anlattım. “Sen bir kahramansın” dedim. Sonraki konuşmalarımda da “kahramanım” diye hitap edecektim.
O, “kitap kapağı konusunda fikrimi sormanız beni çok motive etti. Koskoca adam bana fikir danışıyordu” dedi. 14 Haziran’daki “kurtulamaz” dendiği komadan nasıl çıktığını hep merak etmiştim. Tanıdığım kadarıyla Özer’de onu bu komadan çıkaracak güç görememiştim. O halde onu ne motive etmişti? Bu soru hep kafamı kurcalamış ama cevap bulamamıştım. Şimdi motivasyonun kitap kapağı fikrinden geldiğini söylüyordu. Benim için önemsiz olan bu küçük ayrıntı, onun için hayati bir öneme sahipmiş. Galiba evde ve çevresinde ona değer verip de hiç fikrini soran olmamış. Sanırım benim onun üzerindeki gücüm, ona değer veren tek kişi olmamdan geliyormuş. Hâlbuki ben çocuklara bile fikir sorardım. Bu, bana göre tabii bir şeydi.
Elde edilen sonuçlardan sonra doktorlar, artık iyileşti sayılabileceğini, ülkesinde moralinin daha yüksek olacağından daha çabuk iyileşebileceğine karar verdiler. Aylin Türkiye’ye geliyordu. Başardığı şeyin çok müthiş bir şey olduğunu, onun başarısıyla başka hayatların da kurtulmasına yol açacağını ve kendisinin bir kahraman olduğunu tekrarladım. O da ne yaptıysa bizlerin sayesinde yaptığını söyledi. “Sen komutan, bizler neferiz” cevabını verdim. Karşılık vermedi ama ben onun gururunun okşandığını hissettim.
Herkes, Aylin’in tamamen iyileştiğini ve dönünce normal hayatına başlayacağını sanıyordu. Büyükadam evine davet etmiş ve o da geleceğini söylemişti. Bunu Büyükadam’ın gruba yazdığı iletiden öğrenmiştik. O sırada ben iyileştirmenin en az iki yıl daha süreceğini tahmin ediyor ve: “asıl zor dönem şimdi başlıyor. Bundan sonra sabırlı olacağız ve asla yılgınlık göstermeyeceğiz. Önümüzde uzun bir dönem var.” diyordum. Çünkü kanser demek kütle demekti. Kafasının içindeki kütlenin üç beş günde yok olması beklenemezdi.
Konuşmalarımızın seyri de değişmişti. Aylin’in iyileşeceğine tereddütsüz inanmasını sağlamıştım ve sonucunu da almıştık. Şimdi başka şeyler konuşuyorduk. Daha doğrusu çoğunlukla o konuşuyordu.
Tahlillere gidip gelirken bir Anadolu kadınıyla tanışmışlardı. Dil bilmediği için maruz kaldığı sıkıntılarda ona yardımcı olmuştu. Kadın, gelininin tedavisi için gelmişti. Aylin’e kanı kaynamış ve sık sık ziyaretine geliyormuştu. Ziyaretlerinin birinde Aylin, “bulgur pilavı yemezsem ben iyileşemem” demiş, kadıncağız ne yapmış, ne etmiş, bir yerlerde bulgur pilavı pişirerek getirmişti. Bundan çok hoşlanan Aylin şımarmış ve bu sefer de “un helvası yemezsem iyileşemem” demiş, kadın üzüntüyle “ah yavrucuuum, o çok kokar” deyivermişti. Bu olay beni hem güldürmüş hem düşündürmüştü. Dil bilmeyen, muhtemelen köyünden daha önce hiç çıkmamış olan bir kadın, bulgur bulmuş, yağ bulmuş, tuz bulmuş, kap bulmuş, bunlar yetmiyormuş gibi pişirecek ocak ve yer bulmuştu. Bütün bunları yaparken de kaybolmamıştı. Sanırım ben beceremezdim.
Kültür Bakanlığı’nda sözlerini esirgemeyen bir eleştirmen, Aylin’in de hikayeleri varmış. Bir gün, bir hikayesini bu eleştirmene okutmuş. Eleştirmen, “aferin kızım. Çok güzel yazmışsın” demiş ve kalemi alarak hikaye üzerinde bazı yerleri çizmeye başlamış. Bitirince de metni iade etmiş. Bütün hikâyeden kalan sadece iki cümleymiş. Demek ki hep devrik cümle kullanmıştı. Öyleymiş. Devrik cümleler yerinde kullanılırsa okuyucuyu iğne batırmış gibi uyarmasının yanında bir akıcılık ve bir güzellik kazandırır. Sürekli kullanılırsa metni hem anlaşılmaz yapar, hem de okuyucuyu usandırırdı. Yapabildiğince kaçınmalıydı.
Üniversite sınavlarına hazırlanırken odasına bir çeşit sarkaç düzeni kurmuştu. Sarkacı itiyor ve o geri gelinceye kadar soruyu okuyup cevabını bulmaya çalışıyormuştu.
Benzer anılardan başka da anlatmıştı ama benim hatırlayabildiğim bunlardı.
Grupta da iyice aktifleşmiş, neredeyse bütün yazı ve şiirlere cevap yetiştirir duruma gelmiştim. Sitenin en hareketli, en neşeli grubu olmuştuk. Grup üyeleri “biz bir aileyiz” demeye başlamışlardı. Sanalda hiçbir şey gerçek olamıyormuş, bunu çok sonraları öğrenecektim.
Büyükadam gruptan yeniden ayrılmıştı. Onun üçüncü gidişi idi. Kısa bir süre sonra yeniden döndü. Elli iki yaşında olmasına rağmen çocuk gibi her şeye küsüyordu. Aylin ve ailesi, Büyükadam rumuzlu şahsa çok önem veriyorlardı. Grup kurucusu – ki Aylin’in ağabeyi olduğunu öğrenmiştim- onu bu sefer “grup kurucusu” sıfatına yükseltti. Neden döndüğü anlaşılmıştı. Grup kurucusu sıfatı alır almaz bir takım kurallar koydu. Şairlere kural koymanın doğru bir şey olmadığını yazdım. Başka üyeler de kurallara şiddetle karşı çıkmış ve bazıları gruptan atılırken, bazı üyeler de kendiliğinden gitmişlerdi. Ben de karşı çıktığım halde benim yazılarım Büyükadam tarafından görmezliğe gelinmişti. Aylin ve ailesi nezdinde ağırlığım olduğu bilindiğinden olsa gerek bana dokunamamıştı.
Sonunda geldi. Havaalanına inebileceği saatten itibaren onu arıyordum. Son aramamda körsesci çalmış fakat açılmamıştı. Birkaç dakika sonra o beni aradı. Havaalanına henüz inmişlerdi. Zil sesini duymuş, açmaya vakit bulamamıştı. Döndüğü için çok heyecanlıydı. Buradan doğru hastaneye gidecekler ve uzun uçuşun doğurabileceği mahzurlara karşı müşahede altına alınacaktı. Benden sonra Büyükadam’ı da arayacağını ve ona da müjdeyi vereceğini söyledi.
Hastanede doktorlar kendisini “kahraman” diye karşılamışlar, o da “size bunu Ali abi mi söyledi?” diye karşılık vermiş. Şaşıran doktorlara ağabeyi benden söz ederek kendisine kahraman lakabı taktığımı anlatmış.
Aylin’in beyin kanserini yenerek dönüşü herkesi sevindirmişti. Cemal, gruba yayınladığı bir yazıda bana “Aylin’imin biricik ağabeyi” diye hitap ediyordu. Daha sonra da özelime yazdığı bir iletiyle teşekkürlerini bildirdi. Aybike de her konuşmamızda bana teşekkür etmeyi ihmal etmiyordu. Aylin ise neredeyse her cümlesinin sonunda bir “teşekkür ederim” ifadesini kullanıyor olmuştu. Hâlbuki maddi veya manevi hiçbir menfaat gözetmemiştim. Teşekkür de dâhildi. Rahatsız olmaya başlamıştım. Bana göre, son derece normal bir iş yapmıştım. Yine Cemal’in bir teşekkür mesajı daha gelince dayanamadım ve “lütfen artık teşekkür etmeyin. Rahatsız oluyorum. Teşekkürü gerektirecek bir şey yaptığım kanaatinde değilim” diye cevapladım. Cemal de karşılığında doğru söylediğimi, dostlar arasında teşekkürün olmaması gerektiğini yazdı.
Aylin ile konuşurken de onun bir teşekkürü üzerine “artık bana teşekkür etme. Ben rahatsız oluyorum” dedim. Ağabeyinin de teşekküre karşı olduğunu söyledi. “Zaten abine de teşekkür etme diye yazdım.” “Ha! İyi etmişsin!” dedi ve gülüştük. Teşekkürlerine bir süre daha devam etti. Şu farkla ki: Her teşekkürden sonra unuttuğunu söyleyerek özür diledi.
Onunla benden başkalarının da görüştüğünü biliyordum. Kaç kişiydiler, kimlerdi bilmiyordum. İlgilenmiyordum da. En az konuştuğu kişi benmişim. Hepsi bir tarafa, ben bir tarafaymışım. Birinci konuşmamızda “sen iyileşeceksin” derken samimiydim. Biliyormuş. Seslerin tonlarından insanların duygularını anlayabilecek duruma gelmişmiş.
Türkiye’deki ilk emverisine iki gün kala, akşam görüşmemizden beni sabah arayacağını söylemesiyle ayrılmıştık. Onun bu türlü sözlerine alışmıştım. “Arayacağım” der, sonra da arayamazdı. Bu sefer aradı. Birkaç yuvarlak cümleler mırıldandı. Bir şey söylemek isteyip de söyleyemiyormuş gibi geldi. Bir taraftan da görev dağıtımı yaptığımdan ben de açık konuşamıyordum. “Aylin, bana bir şey mi söyleyeceksin?” dedim. “Hayır, sadece günaydın demek için aramıştım” diye karşılık verdi. Birbirimize iyi gün dileklerimizle ayrıldık.
Bu olay kafama takıldı. Normalde günde sadece bir defa konuşuyorduk. Anormal durum sebebiyle o akşam bir daha aramaya karar verdim. Kendisini biraz zorladıktan sonra anlatmaya başladı:
“Büyükadam sürekli bana sitem ediyordu. Amerika’ya giderken havaalanında o beni teselli edeceği yerde ben onu teselli etmiştim. Türkiye’ye gelirken de beni evine davet ediyordu. Çok ısrar etmesi üzerine abim getirirse gelirim demiştim. Dün akşam kendisiyle görüşürken “sen bize gelme, yanlış anlarlar” dedi. Neyi yanlış anlayacaklar? O 52 yaşında adam, ben 25 yaşındayım. Sonra ben ona gelirim demedim ki… Gel diye o ısrar etti. Bu söz beni çok yaraladı.”
Büyükadam Aylin’e kızım diye hitap ediyor ve onun da kendisine babacığım dediğini iddia ediyordu. Onu samimiyetsiz bulurken yanılmamıştım. Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Daha önce hastalığı ile ilgili konuşurken insan hayatında bir takım piyangoların olduğunu, bu piyangoların iyi yönde olanları olduğu gibi kötülerinin de olduğunu, kendisinin başına gelenin kötü piyango olmasına rağmen iyi ki onun başına geldiğini, bir başkasının başaramayabileceğini, kendisinin hastalığı yenerek başka hayatların da kurtulmasına aracılık edeceğini anlatmıştım. Kendisinin kahraman olduğunu söylemiştim. Bu benzetme onun çok hoşuna gitmişti. Aynı benzetmeyi bir daha kullanabileceğimi hissettim. Hayatımızdaki bazı piyangoların da insanlarla ilgili olduğunu, bu tür insanlarla da karşılaşabileceğimizi, bunları fazla büyütmememiz gerektiğini söyleyerek konuyu yavaş yavaş değiştirmeye ve başka şeylerden bahsetmeye başladım. Yaklaşık bir saat süren görüşmemizden sonra Aylin, üzerindeki moralsizliği üzerinden atmış ve geleceğe umutla bakan neşeli bir kız olup çıkmıştı. İyi geceler dileklerimizle ayrıldık.
|
Geri | İleri |
1 2
3
5 6
7 8
9 10
11 12
13 14
15 16
17 18
19 20
21 22
23 24
25 26
27 28
29 30
31 32
33 34
35