Back to previous chapterNext chapter
Ana Sayfa     

ÖRTÜLÜ CİNAYET

Doğrusu böyle sıcak bir karşılama beklemiyordum. Şaşırmıştım.

Bence insan beyni çok güçlüydü. İnsan gerçekten istediği takdirde üstesinden gelemeyeceği güçlük yoktu. Onun iyileşeceğine mutlak surette inanıyordum. Kendisi de inanmalıydı. Sonuçta insan neye inanırsa onu yaşıyordu. Aylin de iyileşeceğine kesin bir şekilde inanırsa iyileşecekti.

İlk defa olarak bugün burnu kanamamıştı. Sözlerimin onu etkilediğini hissediyordum. Onu öylece bırakamayacağımı anlamıştım. Kendisini her gün arayacak ve dört defa çaldıracaktım. Uyuyorsa bir saat sonra yine çaldıracaktım. Onun "hadi öptüm" demesiyle körsescileri kapattık.

Konuşma bana dokunmuş ve gözümde birkaç damla yaş birikmişti. Durumumu kendisine hissettirmemek için büyük çaba harcamıştım. Belki de beni karşılayış biçimi bunda rol oynamıştı. Bilemiyordum. İlk kez konuşuyor olmamıza rağmen sanki kırk yıldır tanışıyoruz gibiydi. O kadar samimi, o kadar içtendi ki...

Her gün arayacağımı söylemiştim söylemesine ama benim bir de gerçeklerim vardı. Kredi ve taksitle aldığım ürünlerin ödemeleri vardı. 1040 lira maaş alıyordum ve yurt dışı aramalarının dakikasının en az iki lira olacağını hesaplıyordum. Bu duruma göre, bu ayki telefon faturası yaklaşık 200 lira olacaktı. Bunu karşılayamazdım. "Keşke söz vermeseydim" dedim. Dedim ama karşımda çok zor durumda bir insan vardı ve sebebini bilmediğim bir nedenden dolayı bana çok yakınlık duyuyordu. Üç kuruş için onu nasıl kırabilirdim?..

Başka bir problem daha vardı. Büyük bir heyecanla ve aceleyle söylenmiş "beni çirkinleştirdiler" ifadesi ne manaya geliyordu? Onun güzel veya çirkin olması beni niye ilgilendirsindi ki? Neden çok az tanıdığı birine karşı güzelliği hastalığından ileri geliyordu? Ya beni karşılayış biçimi?.. Daha iki gün önce girdiği komadan çıkamaz diye ailesine cenaze hazırlıkları yapması söylenmiş kızın ilkin bundan bahsetmesi gerekmez miydi?

Bir süre daha muhasebe yaptıktan ve gözlerimin nemi kuruduktan sonra Özer'i arayarak konuşmamız hakkında bilgi verdim. Benim Aylin'le konuşmuş olmama Özer çok sevinmişti. Bu sevinç, kafamda bir soru işareti daha oluşmasına yol açtı.

Aynı akşam MSN'de Özer ile buluştuk. Havadan sudan bahsederken, birden:

· Sana sır vermemi istemiyor musun?
· Sır istenmez. Güvenilirse verilir.
· Bizim Aylin'le bir grubumuz var.
Bu grup, gruplar listesinde gözükmüyor.
Gizli bir grup.
Sadece iki üyesi var.
İkisi de yönetici.
Başka üye kabul edilmiyor.
Gruba yazılan mesajları sadece grup yöneticileri okuyabiliyor.
Grup şifreli. Başka kimse giremiyor ve göremiyor.
· Sanırım anladım.
· Ne anladın abi?

Bir kalp logosu gönderdim. O da zarfın içinden çıkan kalpler logosu gönderdi. Mesele anlaşılmıştı. Aralarında duygusal bir bağ olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Devam etti:

· Biz onunla evleneceğiz.
· Sakın başkasına söz vermeyin. Ben de nikâh şahidiniz olurum.

Bu haber beni gerçekten çok sevindirmişti. Karşımdaki genç, kızla evlilik kararları olduğunu söylüyordu. Böyle bir aşk, onu olumlu yönde etkileyecek ve gelecek için umutlu olmasını sağlayacaktı. Geleceğe umutla bakan insanlar ölümden uzak dururlardı. Ben de iyileşeceğine inanmasını daha kolay sağlayabilir ve iyileşmeye daha rahat yoğunlaştırabilirdim.

Ertesi gün aradığımda kendisinin hastalığı hakkında nasıl bilgi aldığımı, gruba yazdığım yazıyı ve tepkilerini anlattım.

Doktorlar kendisini tedavi etmiyorlarmış. Yüzüne "iyileşmen imkânsız, öleceksin" demişler. Hangi hastaneye giderse gitsin durum değişmeyecekmiş.

Ben imkânsız diye bir şey tanımıyordum. "Onlar bilmez!" diyerek insan iradesinin yeryüzünde sonsuz olduğunu, kendisinin iyileşmeyi gerçekten istemesi halinde iyileşeceğini anlattım. Ben kesinlikle buna inanıyordum. Sözlerimden etkilendiğini ve bana ta kalbinden inandığını hissediyordum. Daha başlangıçtan itibaren onu nüfuzum altına aldığımın farkındaydım.

Düne göre sesi daha dinç geliyordu. Hiç sevmediği Amerikalılara muhtaç duruma düşmüş olmak onu üzüyordu. Onlara nasıl takıldığını anlatıyordu. Doğrusu biri bana onun onlara takıldığı gibi takılsa herhalde sinirlenirdim. Fakat şimdi yine gözlerim nemleniyordu ve sanırım sesime de yansıyordu. Ona belli etmemeye çalışıyordum ama elimde değildi. Yine ayrılık zamanı gelmişti ve yine o " hadi öptüm" demişti.

- Hangisinden?
- Ne hangisinden?!
- Hangi yanağımdan öptün?
- İkisinden de.
- O zaman ben yüzümü bir daha yıkamayayım.
- Siz yıkayın, ben yine öperim.

Gülüştük ve körsescileri kapattık.

Üçüncü gün, "sana bir sürprizim var" diyerek kendisi için yazdığım şiiri okudum. Ben okurken o ağlamaya başladı.

- Ağlama ne olur. Ağlayacağını bilseydim, okumazdım.
- Bunlar sevinç gözyaşları.
- Yine de ağlamana dayanamıyorum.
- Ben sevinçten ağlıyorum. Çok duygulandım. Çok güzel bir şiir. (Kısa bir sessizlikten sonra) Bu gün doktorlar tedavi kararı aldılar. Kemoterapiye gireceğim.
- O zaman ilk adımı geçtik. Onların zihniyetini yenmeyi başardık. Şimdi sıra ikinci adımda, bizi onlara muhtaç edeni de yeneceğiz.
- Belki iyileşemeyeceğim ama mutlaka yurduma döneceğim. Burada ölüp kalmayacağım.
- Belki yok! Kesinlikle iyileşeceksin! Bir daha belki sözünü duymak istemiyorum! İyileşeceğine kesin bir şekilde inanmalısın! İnsan inanırsa başaramayacağı şey yoktur! Ben başaracağına kesin olarak inanıyorum! Sen de inan!
- Kesinlikle başaracağım!

Daha sonraki bölümde doktorların kendisini çağırdıklarını ve emveri (kemoterapi) konusunda bilgi verdiklerini anlattı. Ne kanser, ne de iyileştirme yöntemleri konusunda en ufak fikrim bile yoktu. Yine de kendisine bir şey sormadım. Benim hedefim onun inançları idi. Araya başka konuları da sokarak asıl amacın dışına çıkmak istemiyordum.

Onun saçları çok güzelmiş. Emveriden sonra döküleceği için hemşireler saçlarını kestirerek hatıra olarak saklamasını tavsiye etmişler. O da "Kızılderilileri katlettiniz, sıra benim saçlarıma mı geldi?" demiş. Saçlarını kestirmeyecekmiş.

Kızılderililerle saçlar arasında ancak renk benzerliğinden dolayı bir bağ kurulabilir diye düşünmüş, içimden "saçları kızıl galiba" demiştim ama sormadım. Hiç sevmediği Amerikalılara muhtaç duruma düşmüş olmaktan doğan üzüntüsünü tekrarlayınca karşı çıktım: "Bizim karşı olduğumuz Amerikan yönetimi ve Amerikan toplumudur. Amerikalı kişilerle bir alıp veremediğimiz yoktur. Her toplumda iyi insanlar da vardır, kötü insanlar da. Toplum ve kişileri birbirinden ayırmak gerekir. Bizim muhtaç olduğumuz Amerikalı kişilerdir." Bu açıklama onu rahatlattı.

Özer'in körsescisini iletileyerek, "Merhaba Özer, az önce Aylin'le konuştum. Biraz ağlattım ama sanırım terapiye daha güçlü girecek. Sevgilerimle" dedim. Hemen körsesledi. Onun ağlamasına dayanamazmış. Görüşmemizin ayrıntıları hakkında bilgi verdim. Benzer bilgiyi gruba da aktardım.

Büyükadam'ın gruba yazdığı yazıdan, grup kurucusu Cemal'in kalp krizi geçirdiğini ve aynı zamanda da onun Aylin'in ağabeyi olduğunu öğrendim. Aslında Aybike de iletisinde bunu belirtmişti ama o anki ruh hali içinde algılayamamıştım.

Emveriye girmeden önce yanında kimse olup olmadığını sordum. Ağabeyi ile birlikte geldiklerini fakat ağabeyinin kalp krizi geçirerek yoğun bakıma alınmasından dolayı yalnız olduğunu, küçük ağabeyinin geleceğini, işlemler yetişmediği için de henüz oraya ulaşmadığını anlattı.

Cemal kırk dört yaşındaymış ve otuz bir yaşında kalp ameliyatı geçirmiş, kalbine pil takılmış. Kalp pili nedeniyle evde cep körsescisi kullanılmıyormuş. Kendisinden başkasında da yokmuş.

İlk emveri 4,5 saat uygulanmış ve çok olumlu sonuçlar alınmıştı. Artık imkânsız sözü kullanılmıyordu. Üç gün sonra da ikinci emveri uygulanacaktı. Aylin'in sesi yorgun geliyordu ama moralinin çok iyi olduğu da anlaşılıyordu. Biriyle konuşma ihtiyacı duyduğunda saat kaç olursa olsun beni arayabileceğini söyledim. Körsesciyi kapattıktan sonra "acaba doğru mu yapıyorum?" sorusunu kendime sordum. Hastalık hakkında bilgim olmadığı için tedavi sonrasında ortaya ne çıkacağını da bilmiyordum. Bazı durumlarda ölüm, yaşamaktan daha iyi olabilirdi. Bu soruyu, bundan sonra kendime daha sık soracak ve her defasında, her türlü problemin çözümü olabileceğine, sadece ölüme çare bulunamayacağına karar verecektim.

Daha ilk körsesci görüşmemizde söz verdiğim gibi saatin 15:00 olmasını bekliyor, bir saat arayla dört defa çaldırıyordum. Aldığı ilaçlar nedeniyle günün büyük bölümünü uykuda geçiriyordu. Okuduğum bazı kitap ve araştırmalardan insanların bilinçaltlarının sürekli uyanık olduğunu biliyordum. Kendisi uyuyor da olsa körsesci zilinin çaldığını bilinçaltıyla duyduğuna, belirli bir arama tarzım olduğu için de arayanın ben olduğumu hissettiğine inanıyordum. Böylece onun yalnızlık duygusuna kapılmasını önlemeye çalışıyordum.

Aylin ile ilgili bütün gelişmeleri grup sayfasında da yayınlıyor, onu sevdiklerini iddia eden bütün grup üyelerinin de maneviyatını yükseltiyordum. Ortaya çıkan olumlu gelişmeler, grubun neşesini o kadar üst seviyeye çıkartmıştı ki 24 Haziran gecesi adeta gösteri gecesi olmuş, sabahın üçü olduğu halde kimse yatmamıştı. O anda yazılan şiirler, şair olmayanları da heveslendirmiş ve onlardan da şiirler gelmeye başlamıştı. Kendisine Aylin'in özel ricası iletilen Nehire de aramızdaydı. Uykusu olduğunu söylüyor, grup arkadaşlarının ricasını kıramıyor, ortamın da çok neşeli olması onun yatağına gitmesini engelliyordu. Grupta bir Viyana tartışması çıkmış, Nehire de Özer'e hitaben "onun aklı Viyana'da değil, Amerika'da" deyivermişti. Bu sırrı sadece ben biliyorum sanıyordum. Meğer Nehire de biliyormuştu. Bir an sessizleştim. Sanırım Özer de sırrın ifşa edilmesinden dolayı şok yaşıyordu. Konuyu değiştirmek gereği duydum ve yine şiirleşme faslına döndük. Şair olmayanların da şiir yazıyor olmaları Nehire'yi de etkilemiş ve şiir yazacağını söylemişti. Yazabileceğini, kendisinin de şair ruhlu olduğunu yazdım. O da aşağıdaki şiiri yayınladı:

Karanlığa gömülmüş mısralarım
Çıkamıyor artık bir türlü yerinden
Bir gün dizeler dökülürse dudaklarımdan
Kâğıt kalemi isterim senden

Derhal cevap verdim:

Kâğıt kalem latifeydi,
Kâğıt sende, kalem sende.
Bir yerlerde hep gizliydi,
Kâğıt sende, kalem sende.

Gönlün kâğıt olsun, benden,
Ne istersin bu kalemden?
Biraz boydan çek, biraz enden,
Kâğıt sende, kalem sende.

Kalbini aç kalemindir,
Gerisi boş, yar simindir.
Çiçek dersen, yasemindir,
Kâğıt sende, kalem sende.

Ali abin dedi bunu,
Başka dersen, dert oyunu,
Güller açmaz, aç uykunu,
Kâğıt sende, kalem sende.

Saat gecenin üçüydü. Aylin aradı. Yalnızlık çektiğinde veya biriyle konuşmak ihtiyacı duyduğunda, saat kaç olursa olsun beni arayabileceğini söylemiştim. Şimdi arıyordu (yazışmaları takip ediyor olmalıydı. Yoksa gecenin üçünde beni aramazdı. Zaten bir daha da geç vakit aramadı. Ancak yıllar sonra, bazı ayrıntılardaki garabeti fark edecek ve kendi saflığımla dalga geçecektim). Ona grubun havasını anlattım. Çok heyecanlandı. Adeta o da şimdi grupta olmak için can atıyordu. "Benim bir an önce iyileşmem lazım" dedikten sonra kendisinin de ileti yayınlamak istediğini belirterek, iki ileti yazdırdı.

Grupta böyle bir hava, bir daha yakalanamadı.

Back to previous chapter Next chapter
Geri | İleri

Edebiyat Sayfasına DÖN

1 2 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35