ÖRTÜLÜ CİNAYET
Gençliğimde, “ … Kamlançu
ülkesine bahar gelip de kuşlar ötüşmeye başlayınca, ağaçlarda ve yerlerde
çiçekler açınca Yüzbaşı Burkay yine o büyük çam
ağacının yanına geldi…” diye başlayan H. Nihal ATSIZ’ın
Ruh Adam romanını okumuştum. Romanın girişindeki eski Uygur masalı, Açığma-Kün ile sevgisinin
büyüklüğünden ölüm döşeğine düşmüş Yüzbaşı Burkay
arasındaki hazin aşkı anlatmaktaydı. Masala göre, Yüzbaşı Burkay’ın
aşkı her geçen gün büyüyerek Açığma-Kün’ü tanrılaştırır. Kadın bir kere “seni seviyorum” derse
bu dertten kurtulursun diye çare üretilir. Yüzbaşı Burkay
“beni seviyor musun” diye sorar ama kadın karşılık olarak onu sarar, sorusunu
unutturur. Sonunda Yüzbaşı ölüm döşeğine düşer. Ölmek üzereyken yine sorar.
Sorusu karşılıksız kalır. Ancak Burkay öldükten sonra
“ sus! Sus! Ben de ıstırap çekiyorum” der, “seni seviyorum” demez. Masal şöyle
bitiyordu: “ … Burkay ölmekle ıstıraptan kurtulmuş
olmadı. Her yıl bahar olup çiçekler açtıkça, Açığma-Kün’ü görüp sevdiği çam ağacının yanında ruhu dolaşıyor.
“Istırap çekiyorum. Sen de beni seviyor musun” diye inliyor. O günden bugüne
bin yıl geçtiği halde Burkay
her bahar orada ağlıyor. Yanında duran Açığma-Kün “sus, sus, ben de ıstırap çekiyorum” diye yanıp
yakılıyor. Fakat ben de seni seviyorum demiyor ve yıllar böylece akıp geçiyor.”
Bu masal beni derinden etkilemiş ve günlerce
etkisinden çıkamamıştım. Çok uzun yıllar sonra benim de yolum Kamlançu ülkesine düşecekmiş. Hem de Açığma-Kün’ün davetlisi olarak. Nereden bilebilirdim ki?..
Bugüne kadar edindiğim tecrübeler, her şeyin sebep
– sonuç ilişkisiyle birbirine bağlı olduğunu göstermişti. Hayatta hiçbir şey
tesadüf değildi. Önce sebepleri yaşıyor, sonuçlar çıkınca da geriye dönüp “haaaa, sebep buymuş” diyorduk. Aslında yaşadığımız sonuçlar
da başka sonuçların sebepleriydi. Sadece yaşadığımız anda bunu fark
edemiyorduk.
Çocukların ev ödevlerine genel kültürümle
yardımcı oluyordum. Henüz ilköğretimde okuduklarından doğrusu çok fazla da
sıkıntı çekmiyordum. Bir akşam, şimdi konusunu hatırlayamadığım ödevle karşıma
geldiler. Ödeve yardımcı olamadığım gibi elimde de kaynak kitap yoktu. İlk kez
“keşke İnternet olsaydı” dedim. Galiba ADSL bağlatma
zamanı gelmişti. Bütçe hesaplarımı kontrol ettim. Çektiğim kredinin ve aldığım
eşyaların taksitlerini düşünce geriye kalan kısım, ADSL masraflarını
karşılamaya yetmeyecekti. Temmuz ve Ağustos aylarında ödemelerimin çoğu
bitecekti. Eylül ayında ADSL alabilecektim. Eylül’de alırım kararıyla konuyu
kapattım. Fakat kader bana oyun oynamaya hazırlanıyormuş. Ağlarını örmeye
başlamıştı bile.
Şubat’ta PTT, kurumumuzdan teknik hizmet
istedi. Benzer istekler başka kurumlardan da sık sık geliyordu.
Hemen tamamını da ben karşılıyordum (Anayasamızın “angarya yasaktır” hükmüne
rağmen verdiğimiz hizmetlerden ücret alamıyorduk. Burası Türkiye idi ve hâlâ
dikta işbaşındaydı). PTT ilk defa böyle bir istekle geliyordu ve emekliliğime
kadar da başka olmayacaktı.
Sahadaki işlerimizi yaptıktan sonra evrak
için büroya geçtik. Belgeler yazılırken de incir çekirdeğini doldurmayacak
şeylerden konuşuyorduk. Nasıl bilmiyorum ama ADSL konusu açıldı. Kararımdan söz
edince “hemen şimdi bağlatalım” teklifiyle birlikte kendimi müracaat memurunun
önünde buldum. O gün körsescim (telefonum), ertesi
gün de ADSL’im bağlandı. Henüz anlamıyordum ama benim
yolumun gidiş yönü Aylin’e doğru ayarlanmıştı.
Artık ADSL’im
vardı. O yıl çocukların başka ödevi de olmadı. Ödev konusu, bana karar
aldırtmak içinmişti.
Tekerrür etmeyen ödev ve tekerrür
etmeyen PTT hizmeti?
Akşamları İnternet
içinde kör uçuşu yapıyordum. Yıllardır kitap okumadığım aklıma geldi. Yeni
kitaplar hakkında bilgilenmek arzusuyla kitabevleri
sitelerinde dolaşmaya başladım. Bir kitabevinin ana
sayfasında şiir sayfası açılacağı, şiir gönderilmesi duyurusu vardı. Bir
zamanlar ben de şiir yazıyordum. Bilgisayarın başından kalktım ve şiir
defterimi bulup ondan birkaç şiiri gönderdim. Kitabevi
yöneticisi, beni Güldeste adlı şiir sitesine ve buradaki bir gruba davet eden
iletisini sayıladı (elektronik posta olarak
gönderdi).
Güldeste’de üyelik ücretsizmiş. Üye oldum.
Yetkili şair olunursa şiirler anında yayına alınıyormuş. Başvurdum. 25 Mart’ta
da yetkili şairliğim onaylandı ve şiirlerimi girmeye başladım. Şiirlerim çok
beğenilmişti ve övgüler alıyordum. O zamanlar övgüleri ve beğenileri gerçek
sanıyordum. Gururum okşanıyordu. Yeniden şiir yazma isteği uyandı.
Gül Kanar
Gül
rengiymiş yaralar,
Benim de bir yaram var:
Rengi yok da gül kokar.
Nasıl yara Allah'ım!
Kanar, kanar; gül kanar.
Kendisi yok sızılar
Yüreğimden bir kenar.
Kan değilse ne akar?
Nasıl yara Allah'ım!
Kanar, kanar; gül kanar.
Sanmayın ki bir vakar,
Fırtınayla gök çakar.
Merhemimdir bol bol kar.
Nasıl yara Allah'ım!
Kanar, kanar; gül kanar.
Çözemedim ne kanar?
Hasret zaten bende var.
Öyle ise ne yanar?
Nasıl yara Allah'ım!
Kanar, kanar; gül kanar.
Sitede gruplar varmış. Bu
gruplarda toplu veya ferdi iletileşiliyormuş. Değişik
gruplardan davetler alıyor ve hepsine de üye oluyordum. Nisan’ın ortalarında
Sevgi İbadeti Yapanlar grubundan da davet aldım. Yeni kurulmuş olan bu gruba da
üye oldum ve iki deprem şiiriyle “merhaba” dedim.
Bir 17 Ağustos Hikâyesi
'Deprem
ile yaşa', çok zor,
'Od düştüğü yeri yakar'.
Bir yatakta iki kişi,
Kadın ölü, adama sor.
Allah'ım bu bir işkence:
Saatlerce... Saatlerce...
Yan taraftan hiç bir ses yok,
Ne tıkırtı, ne bir hece.
Bağırsa mı, duyulur mu?
Sonra kazma vurulur mu?
Derin derin düşüncede:
Ölüm gelse yuyulur mu?
Nihayet ses: 'Kimse var mı? '.
Öksürse bir acep kâr mı?
Öhö dedi en sonunda.
Bir gürültü, insanlar mı?
Işık gördü düştü gözler.
Hemen aldı helikopter.
Şöyle baktı etrafına,
Gün ağarmış, temiz her yer.
Bilen var mı, eşim nerde?
Kızım nerde, hangi yerde?
Gözler kaçak, diller suskun.
Onlar gitmiş bu sefer de.
Yaşamak mı, ölmek mi zor?
Ey Allah'ım bu nasıl kor? !
İyileşti artık ama…
Meczupluğu adama sor.
Bir 17 Ağustos Hikâyesi II
Erzincan'da
idi malum depremde,
Çok kişi ölürken o sağ kalandı.
Artık biliyordu aksi desem de,
İncecik köprüde hayat yalandı.
Her kes viranede umut aradı.
Annenin oğluna idi feryadı.
Babaya oğullar kızlar ağladı.
Bir ışık arayan gözler falandı.
Zamanla örtüldü acının üstü,
Yaralı kalplerde figanlar sustu.
Ziyaret zamanı dosta mahsustu,
Denkler hazırlandı, Gölcük alandı.
Onbeş Ağustos'ta yola çıkıldı.
Uzayan vuslata canlar sıkıldı.
Dosta kavuşunca hasret yıkıldı.
Gece bu, yorguna uyku salandı.
En güzel oda misafir hakkı,
Yüklükteki döşek serilir, hakkı.
Aman ya Rab! Ne bu! Allah bir hakkı!
Uğultu... Gürültü... Mahşer bu andı.
Müthiş sarsılıyor yer gök, azamet,
Milyon yıl beklenen geldi nihayet.
Anlaşılan o ki bu bir kıyamet.
Anlatılamaz bir aman amandı.
Aniden kesildi, yer sükût buldu.
Hayatta kalanı bir telaş aldı,
Aceleyle kalkıp hep giyinildi.
Tekrardan gelecek o durulandı.
Alt kata inildi, yoklandı kapı,
Bir türlü açılmaz demirden yapı,
Bin çaresizliğin sembolü sapı.
Dirlikten ölmeye geçen zamandı.
Geldi... Artçı idi adı zalimin,
Belki en korkulan şekli ölümün.
Ruhları şad olsun, diyelim âmin.
Onlar cahilliğe kurban olandı.
İş yerimdeki odamda bilgisayar olmadığı için
yalnız evimden bağlanabiliyordum. O da 22:00’ye kadar çocuklarımın
tekelindeydi. Bana ancak onlar yattıktan sonra sıra geliyordu. Bütün
gruplardaki iletileri dikkatle okuyordum. yazışmalara henüz katılamıyordum.
Benim için yepyeni bir ortama girmiştim ve acemilik çekiyordum. Zamanla ısınacak
ve sohbetlere katılmaya başlayacaktım.
Son katıldığım grup üyelerinden İlmek rumuzlu
bayan üye, özelimi iletileyerek grubun adıyla ilgili
latife yaptı. Özelime gelen bütün iletileri mutlaka cevaplıyordum. Bazıları
farklı gayelerle yazılmalarına rağmen. Karşımdaki kim olursa olsun saygıyı hak
ettiği kanısındaydım. Bu üyenin şakasını benzer
şakayla karşıladım. Sonra da unuttum gitti.
Sevgi İbadeti Yapanlar grubu giderek
kalabalıklaşıyor ve hareketleniyordu. Sadece bu gruptaki yazılanlara karşılık
yetiştirmem bile epey vaktimi alıyordu. On beş yıl süren örtülü inzivadan yavaş
yavaş çıkıyor ve sanal dünyada da olsa
sosyalleşiyordum.
Yaptığım bütün yatırımlar ters tepmiş ve uzun
yıllar borç ödemekle karşı karşıya kalmıştım. İçinde bulunduğum maddi
sıkıntılar, beni dış dünyadan uzaklaştırmış, ruhi tembelliğe itmişti. Tam bir
kitap kurdu olmama rağmen kitap okumuyor, şiir yazmıyor ve müzik dinlemiyordum.
Gazete okumayı zaten yıllar önce bırakmıştım. Günlerim ev-iş arasında geçiyordu. Bu dönemime “örtülü inziva” dönemi diyordum.
Ne kadar zaman geçmişti bilmiyordum.
İlmek’ten bir ileti daha aldım. Şimdi hatırlayamadığım şeylerden konuştuk. O
dönemde üzerinde çok fazla durmadığımdan iletilerini de sildim.
Haftalar ilerledikçe İnternet
ortamına daha iyi uyum sağlıyor, grup yazışmalarına daha çok katılıyordum.
Genellikle gençlerden oluşan üyelerin şiirlerine kısa, farklı ve samimi
yorumlar getiriyordum. Yaptığım yorumlarla dikkatleri üzerime çekmiş, grup içinde
saygın bir yer edinmiştim. Artık herkes bana “Ali abi”
diyordu.
Mayıs ortalarında yeni kurulan iki gruptan da davet aldım. Çağrıya uydum ve yeni yazdığım bir şiirle “merhaba” dedim. Birkaç dakika içinde İlmek, birkaç arkadaşıyla şiirlerimi beğenerek okuduklarını iletiledi. Yazısının sonunda “siy”i unutmayın uyarısı vardı. Önce “siy”in ne olduğunu anlayamadım. Biraz düşündükten sonra “Sevgi İbadeti Yapanlar”ın baş harfleri olduğunu keşfettim. O grubun benim için ayrı bir anlamı olduğunu, ayrılmayı istemediğimi bildirdim.
Yapılanları, bir türlü mantığım kabul
etmiyordu. Her şeyi sorguladım. Acaba gerçekten Aylin diye biri var mıydı? Var
olduğunu biliyordum ama inanmıyordum. Varsa gerçekten hasta mıydı? Hasta
olduğunu biliyordum ama inanmıyordum. Beni sevmiş miydi? Hayatında kimseyi
sevmediği kadar beni sevdiğini biliyordum ama inanmıyordum. Öldü mü? Öldüğünü
biliyorum ama inanmıyorum. Belki de bundan dolayı üzülmemiştim. Keşke hiç
karşılaşmasaydık diye hiç düşünmedim. Yaptıklarımdan pişman değilim. Nehire’nin dediği gibi “birileri, bir yerlerde roman
yazıyor” da olsa ben her şeyimle samimiydim. Ben “Ali abi”
idim. Kimine göre vaz geçilmez dost, kimine göre amansız düşman, kimine göre
sıradan. Hiç kimse beni sevmek zorunda değilken ben, herkesi sevmeye mecburdum.
Taha, Dünya, Özer, Cemal ve Devrim’e bile nefret veya
kin duymuyorum. Bana yaptıklarından değil, Aylin’e yaptıklarından dolayı asla
bağışlanmayacaklar. Aramızdaki hesap, o büyük “Hesap Günü”nde görülecek.
Ve nihayet ona verdiğim bir sözü tutmuştum:
Öldüğüne üzülmemiştim.
Lappasına Aşktı
Lappasına bir aşktı
bizimkisi.
Cumartesi günü başlayan,
Pazara varmayan.
Evli evine,
Köylü köyüne gibisinden.
Yol göstermeye gerek var mı?
Dere, elbet denizini bulacaktır.
Hiç su, yokuş yukarı akar mı?
Ya da, suya nasıl kement vurulacaktır?
İşte öylesine aktık birbirimize.
Biz söyleyemedik o sözü.
Ne ellerimiz, ne gözlerimiz buluştu.
Birbirine bakıp durdu,
Bir çift gönül gözü.
Biliyorduk ki:
Bugünümüz vardı, yarınımız: Mahşer.
Dost bildiklerimizin
Kalplerinde saklıymış şer.
Iskaladık biz,
Kabil'i kaatil eden özü.
Eksik kalmış aramızda bir şeyler.
Gönüllerimizin kilidi sağlam olsaydı,
Dost neyler, düşman neyler;
Dağ neyler, orman neylerdi.
Ruhlarımızı kavuruyor şimdi,
Adem'in Havva'dan önceki yalnızlığı.
Bizim aşkımız,
Dere kadar bile olamadı.
Sözlerimize vuruldu pranga.
Hoşça kal demeye bile gerek görmedik.
Evli evine,
Köylü köyüne cinsinden,
Lappasına bir aşktı bizimkisi.
Çankırı- 15.08.2007
Kenan Aydın
Son düzenleme İzmit – 11.02.2008