Haksızlık
Alper beş yaşındaydı. Hummalı bir hazırlık içindeydi. Karar vermişti: Bu yıl o da okula gidecekti. Kazandığı paraları biriktirmiş, kendine defter, kalem ve silgi almıştı. Onları koyacak çanta arıyordu. Bubasının faturalarını koyduğu cırcırlı çantaya gözü ilişti. İçini boşalttı. Defterini, silgisini ve kalemini içine koydu. Artık okula gitmeye hazırdı. Gerçi önlüğü yoktu ama olsundu. Bubası önlük almıyordu ki…
O, köyün hocasıydı. Kimin başı ağrısa bizim Hoca okuyuverir ve hemencecik iyileştiriverirdi. Karşılığında da 25 kuruş alırdı. Eniştesi (halasının kocası) öyle tembih etmişti.
Köy, bitişik nizam olarak kurulmuştu. Bitişik nizam deyince aklınıza şehirlerimizdeki çarpık bitişik nizam biçimleri gelmesin. Ev duvarları değil bahçe duvarları ortaktı. Evlerin tamamı da iki katlı, kerpiç evlerdi. Her evin bir avlusu ve bir bahçesi bulunurdu. Avlunun da bir köşesinde hela, bir başka köşesinde de ekmek fırını bulunurdu. İçerde de hela varsa da o, misafirler içindi. Bahçede ise çeşitli meyve ağaçları; dam (ahır) bulunur ve evin ihtiyacı için sulu tarım yapılırdı. Bahçe ve avlu duvarları bir adam boyunu geçkin, kerpiçten yapılırdı. Komşuyla sınır olan duvar, ortak örülürdü.
Köyün orta yerinde bir cami vardı. Cami, bahçe ve avlu duvarlarıyla çevrili bir alana açılıyordu. Duvarlar nedeniyle alan gün boyu gölgeliydi. Bu yüzden ihtiyarlar ve işi olmayan köylüler bu alanda oturur, sohbet ederlerdi. Alper’in hocalığı onlar için bir eğlence kaynağı olmuştu. Alper’i her gördüklerinde içlerinden biri hasta numarası yaparak onu çağırırdı:
- Hoca be! Benim başım çok ağrıyor. Okuyuver de geçsin.
- Sarı 25’liği görelim.
- 10 kuruşa olmaz mı be?
- Olmaz! 25 kuruş. (25 kuruşu aldıktan sonra şifa dağıtmaya başlardı) Derelerden geçmişsin.
Soğuk sulardan içmişsin.
Kurbağalardan ürkmüşsün.
Kurbağalar senin amelin,
Gel bunu sana yazalım.
Tu… tu… tu…
Tekerlemesini okurken ağzında biriktirdiği tükürükle köylünün yüzünü bir güzelce yıkar, köylülerden kahkaha sesleri yükselirdi.
- Ağzına sağlık be hoca! İyileştim. Hiçbir şeyciğim kalmadı.
Alper, büyük bir iş yapmış olmanın edasıyla oradan ayrılır ve köyün tek bakkalında parasını harcardı. İşte Alper’in okul parası için biriktirdiği paralar, bu paralardı.
Dört kardeştiler. Anası, bubası ve ninesi üst katta yatarlardı. Alt katta, ocağı olan bir salon, salonun karşısında mutfak vardı. dört kardeş bu salonda, yer yatağında yatarlardı. Mutfakta da bir ocak vardı. Yazın yemekler bu ocakta, kışın da salondaki ocakta pişerdi. Çünkü salondaki ocak, ısınma amacıyla kullanıldığından zaten yanıyor olurdu.
O yıl agası beşinci sınıfa, büyük abası dördüncü sınıfa, küçük abası da ikinci sınıfa gideceklerdi. Yatmadan önce büyüklerine sıkı sıkıya tembih etti:
- Beni sabah kaldırın ha!
Sabah olduğunda analarının sesiyle uyandılar. Tarhana çorbalarını, içine ekmek doğrayıp yedikten sonra okula gitmek üzere dört kardeş birlikte yola çıktılar. Bu, onların hep birlikte okula gittikleri, gidecekleri ilk ve son gün olacaktı.
Okulun bahçesine geldiklerinde zil çalmıştı. Sıraya girdiler. Önlüğü olmayan tek öğrenci Alper’di. Sıranın en arkasında olmasına rağmen önlüksüz hali, öğretmenin dikkatini çekmişti. Alper’in yanına geldi.
- Adın ne senin?
- Alper.
- Önlüğün yok mu?
- Bubam almıyo.
- Niçin?
- Daha küçüksün diyo.
- Ama sen okula gelmek istiyorsun, öyle mi?
- ………..
- Peki, gel bakalım.
Böylece okul günleri başlamış oluyordu. Herkes onun birkaç gün içinde bıkacağını düşünüyordu. Bıkmadı. İnatla okula gidip geliyordu. Yalnız, sabahları erken kalkamıyor, ne agası, ne de abaları onu kaldırıyorlardı. Hemen her sabah geç kalıyordu. Uyanır uyanmaz etrafına bakınıyor ama kimseyi göremiyordu. “Tuh! Gene geç kaldım!” diye endişeyle söyleniyor, alelacele giyiniyor, cırcırlı çantasını koltuğunun altına sıkıştırdığı gibi hızla kendini avluya atıyordu.
Sanki geç kaldığı yetmiyormuş gibi sokağa çıkar çıkmaz komşularının sığırlarıyla burun buruna geliyordu. O saatlerde komşuları, sığırları otlağa götürmek üzere ahırdan çıkarıyor olurlardı. Genellikle Ercep agası alper’i onların arasından geçiriveriyordu. Bu sabah da , her sabah olduğu gibi sığırlarla karşılaşmıştı. Ercep agası etrafta görünmüyordu. Ya sığırlara görünmeden, duvar dibinden usulca geçip gidecek, ya da Ercep agasının kendisini geçirmesini bekleyecekti. Zaten geç kalmıştı. Duvar dibinden usulca, sığırlara gözükmeden geçmeye karar verdi. Avlu duvarının dibinden usul usul yürürken göz ucuyla da sığırları gözlüyordu. Ne yazık ki öküzlerden biri Alper’i görmüştü. Sanki korktuğunu anlamış gibi kısa bir süre Alper’i süzmüş, hızla önüne geçmişti. Kocaman, sivri boynuzları vardı. Ne ileri, ne de geri kaçma şansı kalmamıştı. Alper, korkuyla komşularına sesleniyor fakat cevap alamıyordu. Önünde öküz, arkasında avlu duvarı vardı. Bir başınaydı. Ne olacaksa kendine olacak, ne yapacaksa kendisi yapacaktı. Kararlı bir şekilde cırcırlı çantasını yere bıraktı, gözlerini öküzün gözlerine dikti, gelecek saldırıyı beklemeye başladı. Göz göze birbirlerini süzerlerken öküz, ön ayaklarından biriyle yeri eşeleyerek saldırmaya hazırlanıyordu. Böylece bir süre bakıştılar. Sonra öküz, o beklenen hamlesini yaptı. Aynı anda Alper de hamlesini yaparak iki eliyle öküzün iki boynuzunu yakaladı. Öküz, hareketinin devamı olarak başını sert bir şekilde yukarı kaldırmasıyla Alper’in ayakları yerden kesildi. Hamlesi boşa çıkan öküz, afalladı. Düşmanını kaybetmişti. Bir zaman ne yapacağını bilemedi. Sonra boynuzlarında asılı duran şeyi fark etti. Bu şeyden kurtulmak için başını sağa sola salladı. Şey, hâlâ oradaydı. Aşağı yukarı salladı. Şey düşmüyordu. Duvara sıkıştırmak istedi ama boynuzları uzun olduğu için başaramadı. Öfkesi iyice kabardı. Artık başını daha sert sallıyor, Alper ise bir taraftan boynuzları daha sıkı kavrarken bir taraftan da avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Öküzün başının yere doğru her hareketinde ayakları yere değiyor, o sırada ellerini tazeliyordu. Gücü tükenmek üzereydi. Öküzün başını her sallayışında düşecek gibi oluyor, can havliyle boynuzları daha bir kuvvetle sıkıyordu. Umudu azalıyor, korkusu artıyordu. İşte tam bu anda Ercep agası yetişti. Alper’i boynuzlardan aldı, arkasına sakladı. Öküzü kovaladı. Öküz, hırsını alamamıştı. Gitmiyordu. Ercep ağzına gelen bütün küfürleri öküze sayarken elindeki ürgendeyle (övendereyle) adeta bütün gücüyle öküze dürtüyordu. Ürgendenin saplandığı her yerden kan akıyor, yine de öküz, gözlerini Alper’den alamıyordu. Neden sonra direnci kırıldı. Oradan uzaklaşarak diğer sığırların arasına karıştı. Alper zangır zangır titriyor, yaşadığı bu korkudan çeneleri birbirine vuruyordu. Ercep, yerdeki cırcırlı çantayı alıp Alper’e verirken “ sen beni neye beklemedin a gucum” diye teselli ediyordu. Alper’in titremeleri geçtikten sonra onu okula uğurladı.
Okul, tek derslikli, tek öğretmenliydi. Kapıdan girişte, solda kara tahta vardı. karşıda beşinci sınıf, onun sağında dördüncü sınıf, beşinci sınıfın arkasında üçüncü sınıf, dördüncü sınıfın arkasında ikinci sınıf, kara tahtanın tam karşısında, duvar dibinde de birinci sınıf kümelenmişlerdi. Alper okula geldiğinde dersler başlamış olurdu. Kapıyı çalmaya utanır, yavaşça açar, hiç kimseye bakmadan usulca yerine doğru yürürdü. Bazen başındaki şapkayı çıkarmayı unuttuğu olurdu. O zaman da geldiği gibi sessizce dışarı çıkar, şapkasını askılığa asar ve yine aynı şekilde yerine dönerdi. O içeri girdiğinde, öğretmen ve bütün öğrenciler, o ana kadar yapmakta oldukları bütün işleri bırakır, Alper’i seyrederlerdi. Alper’in sessizliği bütün okulu kaplar, çıt çıkmazdı. Sanki sinekler bile gürültü yapmamak için uçmayı bırakırlardı. Onu yerine oturmasından sonra sessizliği öğretmen bozar, “Turist Ömer geldi” derdi. Okulu kahkaha sesleri kaplar, sonra her şey normale dönerdi.
Birinci sınıflar harfleri öğrenmişler, hecelere ancak geçmişlerdi ki köye bir destancı geldi. Muhtelif olaylar üzerine yakılmış ağıtlar, gazete sayfasından biraz küçük boyuttaki kâğıtlara basılır, köy köy dolaştırılarak satılırdı. Buna köylüler “destan” derlerdi. Gazetelerin ulaşamadığı, radyonun olmadığı köylerde destanlar tek haber kaynağıydılar. Alper’in bubası da bu destanlardan bir tane satın almıştı. Üzerinde yeşil yazılar olan bu kâğıt parçası, Alper’in dikkatini çekti. Eline aldı, okutacak birilerine bakındı. Ortalıkta kimse yoktu. Çaresiz kendisi okuyacaktı.
Ünsüz harfle ünlü harfi birleştirmekte zorluk çekiyor, bazı harflerin hangi harf olduğunu bilemiyor, o harfi hafızasında uzun süre arıyordu. Sıradan bir okuyucunun on dakikada okuyabileceği bu manzum eseri, - bazı kısımları yanlış olmak üzere – bir saatten fazla bir zamanda ancak okuyabilmişti. Bir şey anlamamıştı. Tekrar okumak zorundaydı. Bu kez daha kolay okuyordu. Hoşuna gitmişti. Galiba okumasını öğreniyordu. Bitirdikten sonra bir defa daha okudu. Artık yazılanları da anlıyor, zevk alıyordu. İki saat içinde okumayı sökmüş, birkaç aylık yol almıştı.
Ertesi gün, okul kütüphanesinden bir hikaye kitabı aldı. Üç günde bitirdi. Bir başka kitap aldı. Onu da okudu. İlk yarı bitmeden kırk kadar kitabın tamamını okumuştu. Okuması düzgünleşmiş, beşinci sınıflardan bile daha güzel okur duruma gelmişti. İyi okumanın yanında, ağızdan çıkan sözleri eksiksiz ve yanlışsız yazabiliyor, yüze kadar bir solukta sayabiliyor; ayların, günlerin adlarını biliyordu. Artık önlüğü de vardı. sınıfında kendi ayarında başka çocuk yoktu.
Yıl sonu geldi. Karneler dağıtıldı. Bütün dersleri “iyi” idi. “Neden pekiyi değil” diye sormak, aklının ucundan bile geçmiyordu. Zaten ne önemi vardı ki… “sınıfını geçip geçmediği” hanesinde “KALDI” yazıyordu. Neden kaldığı konusuna, “kaydın yoktu” diye karşılık verilmişti. Meğer sınıf birincisi Alper’in kaydı yaptırılmamışmış!?
Yaz tatili bitti. Okullar açıldı. Alper, bu sefer “resmi öğrenci” olarak birinci sınıfa yeniden başlıyordu. Onun durumunu bilmeyen arkadaşları, birinci sınıf kümesinde oturmasını hayretle birbirlerine gösteriyorlardı. Alper, durumunu her ne kadar tam kavrayamıyorsa da bu durum ağırına gidiyordu. Ağlayacak gibi oluyor, kendini tutuyor, geçen yıl geride bıraktığı arkadaşlarının ikinci sınıftayken kendisinin birinci sınıfta olmasını yadırgıyor, “benim kaydım yoktu” diye kendini teselli ediyordu.
Yaklaşık bir ay kadar sonra aile, yakındaki bir kasabaya göç etti. Alper, bir hafta kadar okula gitmedi. Daha haftalarca gitmese kimsenin onu kolundan tutup götüreceği yoktu. Canı sıkılıyordu. Bir sabah erkenden kalktı, önlüğünü giydi, cırcırlı çantasını koltuğunun altına aldı, okulun yolunu tuttu.
Mahallede tanıştığı bir arkadaşı, onu kolundan çekerek kendi sınıfının olduğu sıraya soktu. Sınıfta da yanına oturttu. Alper, yeni sınıf arkadaşlarıyla tanıştıktan, onların kendisiyle ilgili soruları karşıladıktan sonra sınıfa göz gezdirdi. Bir kere sınıftaki öğrenci sayısı, köy okulundaki öğrenci sayısı kadardı. Kapıdan girişte sol tarafta kara tahta, üzerinde bir kısmı hecelere bölünmüş fişler, onun da üzerinde Atatürk portresi vardı. kapının karşısına öğretmen masası yerleştirilmişti. Tahtanın karşısındaki öğrenci sıraları, üç sıra halindeydi.
İlk derste öğretmen, yeni çocuğun adını, nereden geldiğini, öğrendikten sonra seviyesini ölçmek istedi. Elindeki ince sopayla fişlerin ilk hecesini göstererek okumasını istedi. Alper, bütün sırayı bir çırpıda okudu. Öğretmen şaşırmıştı. Nasıl olurda bir köy okulundan gelmiş bu öğrenci bu kadar düzgün okuyabilirdi? Değil kendi sınıfında, okulda bile böyle düzgün okuyabilen bir öğrenci yoktu. Gözleriyle görmese, kulaklarıyla duymasa, karşısında olmasa imkanı yok inanmayacaktı. Lakin işte karşısında duruyordu. Ses kesildi. “Acaba ben gelmeden birinci sırayı ezberledi mi” düşüncesiyle “devam et” dedi. Alper, kalan fişleri de aynı güzellikte okudu. Zoraki verilmiş bir aferini alarak yerine oturdu.
Yıl sonu geldiğinde karnesinde iki değişiklik göze çarpıyordu: “Matematik: Pekiyi” ve “sınıfını geçip geçmediği: Geçti”. Hâlâ “niye hepsi pekiyi değil” diye düşünemiyordu.
İkinci sınıftaydı. Bir gün okul müdürü, yanında bir kız öğrenciyle sınıfa girdi. Sınıfa hitaben: “ Bu kardeşiniz birinci sınıftaydı. Süper zeka olduğu okulumuzca tespit edilerek sınıf atlatılmasına karar verildi. Bundan sonra sizin sınıf arkadaşınızdır. İnşallah kısa zamanda aranıza alır, ona iyi davranırsınız” dedikten sonra ön sıradaki bir öğrenciyi arka sıralara kaydırarak bu “süper zeki” kıza yer açtı. Müdür çıkınca ders yeniden başladı.
Alper, “nihayet bana bir rakip çıktı” diye için için seviniyordu. Kızı takibe aldı. Onun her şeyini kendisiyle kıyaslamaya başladı. Bu kız, kendisi kadar düzgün okuyamıyordu, kendisi kadar matematik problemlerini çözemiyordu, kendisi kadar akıl yürütemiyordu. Hayır. Bu kız kendisi kadar zeki değildi. Sınıfında bu kızdan daha zeki çocuklar vardı. “Beni niye sınıf atlatmadılar” diye düşündü. Bir sebep bulamadı. Şimdiye kadar böyle bir şeyin olabileceğini bilmiyor, başına gelenleri sineye çekebiliyordu. Şimdi karşısında bir örnek vardı. Üstelik aralarında, kendi lehine dağlar kadar fark vardı. İçi burkuldu. Minik yüreğinde bir sızı duyuyordu. İyice içine kapandı. Kimseyle konuşmuyor, teneffüslerde dışarı çıkmıyordu. Düşünüyor, düşünüyor bir sonuca ulaşamıyordu. Sonunda bir takım kararlar aldı. Artık bir tavır koymalıydı. Bundan sonra hiçbir soruya parmak kaldırmayacak, kendine doğrudan sorulmadıkça fikrini açıklamayacak, küme çalışmalarına olumlu veya olumsuz katkı sağlamayacak, ödevlerine özen göstermeyecekti. Uygulamaya koydu. İlk defa sınıfa sorulan bir matematik sorusuna parmak kaldırmadı. Öğretmen, Alper’in parmak kaldırmadığını görünce nedendir bilinmez, “Alper, sen yap” dedi. Alper ayağa kalktı, tahtaya doğru yürüdü. Problemi tahtada çözdükten sonra döndü, öğretmenin ta gözlerinin içine bakarak bekledi. Öğretmen şaşkındı. Yutkundu, “neden parmak kaldırmadın” diye sordu. Alper, önde oturan “süper zeki” kızı başıyla işaret ederek “gerek görmedim” cevabını verdi.
Bir gün okul müdürü, bütün öğrencileri bahçede toplayarak yapılmakta olan ilkokulun bittiğini, hafta başında öğrenime başlayacağını anlattı. Yeni okul için o gün öğrenci seçeceklerdi. Müdür, “Gönüllü var mı” diye sordu. Alper hemen fırladı. O “süper kız” ile aynı sınıfta ve kendisine haksızlık yapıldığına inandığı bu okulda daha fazla kalmasının anlamı yoktu. Evine daha uzak olmasına rağmen öğrenimine yeni okulda devam edecekti.
Alper için çok fazla bir şey değişmedi. Öğrenim hayatı boyunca hep sınıfının en iyisi oldu. Öğretmenleri ona “elektronik beyin” ( o zamanlar bilgisayara böyle deniyordu) dediler ama pekiyi notunu esirgediler.
Kenan Aydın